Başka Çareler Bulmak Gerek...

Canıma tak etti artık ya!
Tamam, itiraf ediyorum diyet falan yapmıyorum. Bugün irademe yenik düştüm ve gidip pizza yedim, bir de üstüne soğuk bir -hayır, su değil- cola içtim.
Şimdi de evde suyumu kaynattım ve karışık bitki çayı içiyorum. Eğer haftasonu işler yolunda giderse bugün yemiş olduğum pizzadan -sadece ondan- kaynaklanan şişkinliğin inmiş olacağını ve onun yerinde de tam olarak yellerin eseceğini umuyorum. Hayal dünyası işte, ne yaparsın...
Annem de bugün beni uyuz etti zaten. Eve yoldayım diyip de iki saat sonra gidince kızdı haklı olarak ama kızması önemli değil, gayet normal bir şey sonuçta. Asıl beni sinir eden "Teyzenle mi görüşüyorsun? Habire yok Beşiktaş, yok Mecidiyeköy, aman neymiş efendim Üsküdar, Kabataş.... Sürekli bir yerlerdesin. Bak eğer görüşüyorsan..."
-Ne diyorsun anne sen ya, sen beni sorguluyor musun? Hesap mı soruyorsun? İnanmıyor musun?
Ayıp be ayıp!
"Ne bileyim ben olabilir yani!"
-Anneeee o kapıyı çarpıp çıkan benim. Sen ne dediğinin farkında mısın?
"Farkındayım tabi! İki saat yolda kalır mı insan!"
.........
Tabiki haklıydı annem. O kadar saat yolda kalmak da ne demekmiş! Ama salaklığım yüzünden oldu, anlattıysam da inandıramadım.
- İllaha fiş mi göstercem anne, al bak Beşiktaş Ziraat Bankası'ndan para çektim. Bak saatine, tarihine!
Aldı baktı da içi rahat etti. Aslında pek rahat etmedi, başımda iki saat konuştu durdu.
Bir de diyor ki; " Eğer görüştüğünü duyarsam... Eğer sen bana görüşmüyorum diyip de görüşüyorsan..." diye saatlerce söylendi durdu. Ben de kafayı yedim haliyle. Karışma bana, kiminle istersem konuşurum ben dedim. Konuşma dediği de düşman olsa anlayacağım yani, alt tarafı teyzem... Ne teyze ama!(?)
Bazen hakikaten yalnız kalıp kafamı dinlemek istiyorum...
Bir de diyor ki "Eğer ben senin annensem görüşmezsin!" Lafa bak, mal mal cümleler söyleyip beni iyice çileden çıkardı. Sonra da bankadan çektiğim paranın hesabını sordu bir güzel, naptın bu parayı? Şimdi ne kadar kaldı... Yok yok böyle biter mi hiç, sonra cüzdandaki paranın yarısını alıp alışverişe gitti... Ahh, tam olarak da şimdi geldi....
Gidiyim de kapıyı açayım bari...
Sevgiler...

Abraxas...
24.04.2009

Öğrenciyim Öğrenci :)

Birazdan fizikokimya laboratuvarına çalışmaya başlayacağım. Yarın lab. dersi var ve büyük ihtimalle (% 99.99999... ) yarın quiz ve buna ek olarak bir de sözlü olacağız her hafta olduğu gibi. Hem de sevdiğim hocalardan biri gelecek yarınki deneye, dolayısıyla iyi bir not almam şart, rezil mi olalım değil mi? :) Zaten şunun şurasında 3 adet deneyim kalmış, alnımın akıyla bitireyim şu laboratuvarı.
Bir de fizikokimya en dandirik ders, laboratuvarı da ayrı bir kolay dolayısıyla çalışması da zevkli oluyor. Hoş daha geçen hafta yaptığımız deneyin raporunu tamamlayamadım. Anlamadığım birkaç yer olduğunu bugün fark ettim, tabiki tesadüfen... Yarın da imzalatacağız deney raporlarını, ne yapacaksam artık bilemiyorum.
Bir önceki paragrafta fizikokimyaya en dandirik ders demiştim ama bütlerde zar zor geçtiğimi de belirtmek isterim. (Bkz. Bir Teselli Ver ve Bütünlemeler de Bitti!!! ) Ne günlerdi ama... Vay bee zaman su gibi akıp geçiyor derlerdi de inanmazdım...
Yarın nümerik uygulama da var. Aslında planım sabah erken kalkıp nümerik analiz uygulamaya gitmek ama halâ emin değilim. Eğer nümerik dersine gidersem erkenden, okulda fizikokimya lab.a da çalışabilirim. Gitmezsem de uyurum mal mal evde. Hangisini yapacağıma karar veremedim. Mantığım nümeriğe git diyor ama kalbim yat uyu diyor. Zor bir seçim olacak benim için.
Aaaa ben önlüğümü de ütülemedim. Sona kalan dona kalır işte ya, ahan da kaldım mı mal gibi.
İş başa düştü gideyim de acilen görevlerimi yerine getireyim.
Sevgiler.

Abraxas...
23.04.2009

Günaydın


Aslına bakarsanız "Günaydın" denilecek vakit geçti geçmesine ama geç kalktım bugün. Sabah telefonumun alarmı çaldığında yatakta öylece durup İstiklal Marşı'nın çalmasını bekledim. Hatta baya bekledim. Çünkü bugün 23 Nisan malumunuz, fakat ne acıdır ki bizim evin önündeki okulda tören kutlanmadı. Resmen inanılmaz, hoş artık 'İnanılmaz' dediğimiz şeylere de birer birer alışıyoruz ya Allah sonumuzu hayır etsin. Bakalım daha neler gelecek başımıza... Sonra oturmaktan sıkılıp tekrar yattım. 12.00 gibi de kalktım işte. Çocuk olduğum söylemez ama bir zamanlar çocuk olan biri olarak çocuklarımızın Atatürk'ün ilke ve inkılaplarını çok iyi bilmelerini, anlamalarını ve benimsemelerini yürekten diliyorum.

Dün çok yorgundum. Sabah bilgisayar dersi vardı. Derse gittim ama başım felaket ağrıyordu, bu aralar başım çok ağrıyor zaten. Kahve içmeyi falan kestim, en azından baya azalttığımı söyleyebilirim. Aslında diyete başladım, salı günü. :) Normalde bayanların pazartesi başlayıp salı günü diyete son verdikleri söylenir. Ben de pazartesi günü başlamıştım ama arkadaşların aklına uyup Kahve Dünyası'na gidince diyet falan yalan oldu, o yüzden de salı günü tekrar başladım. Çok istikrarlı bir şekilde devam ediyorum. Bugün 3. günümdeyim. Diyet şart oldu zaten, yüzmeyi de bırakınca bir anda çok kilo almıştım. Şimdi kiloları verme vakti. Hatta ve hatta güzel bir havuz bulursam yazılmayı düşünüyorum ama duyduğuma göre havuzlar da şimdiden dolmuş. Bakacağız artık... Gerçi anneme "Bundan sonra yemek yapma!Cacık, brokoli, salata, semizotu salatası vs. yap!" demiştim ama ben bunu söyledikten sonra annem yemek yapma olayını abarttı. Ben de evde yemek yemiyorum. :)

Stephan King'in bir kitabına başladım, Karanlık Çökünce. İlk defa bir Stephan King kitabı okuyorum, beğenirsem devamı da gelir artık. Henüz kitabın başında olduğum için şimdilik kitapla ilgili yorum yapamıyorum. Daha önce hiçbir kitabını okumamış olsam da Yeşil Yol (The Green Mile) ve Yüzyılın Fırtınası (Storm Of The Century) adlı filmleri izlemiştim. Zaten korku, gerilim vs. tarzı filmlerini de pek izleyemiyorum. Korkuyorum sonra. :)

Neyse efendim şimdilik gidiyorum.Yine çok gevezelik yaptım. :)
Sevgiler.

Abraxas...
23.04.2009

Atam'dan bugüne dair...

Sevgili Öykü arkadaşımızın blog camiasında Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili başlatmış olduğu harekattan yeni haberim oldu. Bu konuyla ilgili blogcular kendi sayfalarında Atatürk'ün sözlerine, şiirlerine, resimlerine ve onunla ilgili videolara vs. yer vereceler... Ben de Atatürk'ün söylemiş olduğu sözlerden birisini paylaşmak istiyorum:

"Bütün zorba hükümdarlar hep dini alet edindiler. Hakiki ulema, dini bütün alimler hiçbir vakit bu zorba hükümdarlara boyun eğmediler. Fakat gerçekte alim olmamakla beraber, sırf o kılıkta bulundukları için alim sanılan, çıkarına düşkün haris ve imansız hocalar da vardır. Hükümdarlar işte bunları ele aldılar ve işte bunlar dine uygundur diye fetva verdiler. Gerektikçe yanlış hadisler uydurmaktan çekinmediler. Gerçek ve imanlı ulema her vakit her devirde bunların kinine hedef oldu."

Atam keşke herkes anlayabilseydi seni ve düşüncelerini. Yazık ki beceremedik, anlatamadık, anlayamadık seni...


Abraxas...
20.04.2009

Aslında Yediğimiz Ağda...

Geçenlerde 'Gıda' konulu bir seminere katılmıştım. Konuşmacılardan birisi sanırım kimya veya gıda mühendisi olan bir beydi ama adını hatırlamıyorum. Adam tam bir manyak. Manyak dediysem iyi anlamda yani, baya bilgili falan bir adam. Zaten adamın gözlerinden zekanın fışkırdığını bizzat kendi gözlerimle gördüm. Gıda Sektörlerine Bakış ve Ar-Ge Çalışmaları, Gıda Sektöründe Sorumlu Yöneticilik, Gıda Sektöründe Ambalajlama, Atölye Çalışması, Gıda Sektöründe Bir Fabrika Tasarımı, Kurulumu ve Fizibilite Çalışması, Gıda Güvenliği ve Kalite Yönetim Sistemleri, Koruyucu Kimyasallar ve Katkı Maddeleri, Panel_Gıda Hakkı ve Su Hakkı gibi başlıklardan oluşan bir seminer. Tabi konuşmacılar da gıdayla ilgili kişilerden ve akademisyenlerden oluşmakta. Benim bahsettiğim konuşmacı da (ismini hatırladım ama neyse söylemiyeyim şimdi) daha önce gıda sektöründe bir süre çalışmış fakat daha sonra sektörün pisliğinden falan dayanamamış ve ayrılmış birisi. Dolayısıyla gıda sektörünün en pis ve en iğrenç yanlarını bize anlatan tek kişi de oydu. (16-17 konuşmacı içinden.)
Tabi her konuşmacı en aşağı bir saat o sıkıcı müfredatlardan falan bahsedince beynimiz haliyle ambale oldu. Zaten sabahın köründen akşamın bilmem kaçına kadar hakkında çok da fazla şey bilmediğin bir konuyla ilgili seminere katılınca böyle oluyor.
Konuşmacıların çoğu oturarak yaptı konuşmalarını. Zaten yorgunluktan ve uykusuzluktan ölmüşüz, iyice kendimizden geçtik. Seminerin ilk gününde bu bahsettiğim ve şuan kimya mühendisi olduğunu hatırladığım bu bey, kominist olabilitesi yüksek ama konumuz bu değil, konuşma yapmıştı ama sanırsam bir konuşmacının işi çıktığı için 2. gün de konuşma yapmak için geldi. Koruyucu Kimyasallar ve Katkı Maddelerinden bahsetmek üzere yerini aldığında salonda da bir uğultu oluşmuştu.
Anaaa dünki adam değil mi lan bu!
Vavsss adamım geldii...
falan gibi enteresan cümleler havada uçuşmaktaydı.
Bu ne biçim seminer???
Adam akşamdan kalma olduğunu belirterek başlamıştı konuşmasına.
Herkes yerlerde tabi, dedim ya adam tam bir manyak. Bu şarapla ilgili duyusal analiz uzmanlarından falan bahsetti. Önceki gün de duyusal analizin ne olduğunu falan öğrendiğimizden konuya yabancı kalmadık Allah'tan. Atölye çalışmasında aromaların falan ne olduğunu öğrendik.Mesela çok azcık bir aromayı kokladığınızda bile bayılabilirmişsiniz. Birkaç mg aroma tonlarca ürünün üretiminde kullanılıyormuş, çok ilginç değil mi ama onun dışında herhangi bir zararı yok insana, sadece kokusu fazla keskin. Mesela havaalanındaki güvenlik görevlisine maddelerin aroma olduğu ve koklarlarsa bayılabileceklerini söylemişler. Bizim külhanbeyi de güçlü vücuduna güvenerekten ben yıkılmam diye düşünüp adamlar tam arkalarını döndüklerinde açıp (ufacık bir şişe) koklamış. Tabi sonuç: Küt yerde... Havaalanı polisi olay yerinde terör estirmiş o da ayrı. Herneyse, birsürü gıdanın üretimi anlatıldı bize. Sonra işte amca normal şeyleri anlattı ben de hemen dedim yazıyım şuraya. Aslında çok komik bir şey değil ama yazasım geldi.
- Şimdi mesela şeker üreteceksiniz.
Şeker denilen şey nedir?
Toz şekeri alıyorsunuz ısıtmaya başlıyorsunuz ama kesinlikle yakmayacaksınız. Onun koyu bir kıvamı var, onu tutturmanız lazım, bir de limon sıkıyorsunuz içine. İşte şeker budur.
Bizim zamanımızda böyleydi en azından. Hatta buna 'ağda' da derler. Biz yerdik çok güzel ohh... Şimdiki çocuklara hayatta yediremezsiniz. Kim o renkte bir şeker yemek ister ki? Aromasıydı, boyasıydı bilmemneyiydi falan katmanız lazım, bir de içine oyuncak moyuncak koydunuz mu, tam çocuklara göre. Neyse işte biz çocukken o şekerleri yerken arada bir kıl tüy bir şeyler de çıkardı içinden.
Kahkaha tufanı...
-Ama o zamanlar insanların kılları da temizdi!
-Oooooowwwwsssss
Amca lafı iyi gönderdi anlayana.... :)
Birkaç bir şey daha anlattı, dehşete düşebileceğiniz cinsten.
Başka bir zaman da onları anlatırım.
Sevgiler.

Abraxas...
19.04.2009

Her şeyden az biraz...

Geçen gün bloguma bir girdim aaa o da nesi, o kadar az yazı yazmışım ki son haftalarda. Ne yapıyorsun sen kızım, kendine gel, bir doğrul, bir silkelen dedim. Sonra tam yazı yazmaya başlayacaktım ki kardeşim gelip önümden bilgisayarı aldı ve hiçbir şey söylemeden gitti. Ben de mal gibi kaldım ortada. Bir konu da seçmiştim kendime baya doluyum ya bu aralar içimdekileri döktürecektim bir bir amma ve lakin şuan ne yazmam gerektiğini bilmiyorum.
Geçen hafta çarşamba günü vizelerim başlamıştı bu hafta çarşamba günü de bitti ama ben de bittim. Bu sefer geçen dönem yaşadığım sıkıntıları yaşamamak için işimi sağlama alıp adam akıllı çalıştım derslerime ve sınavlarım da iyi geçti açıkçası.
Sınavlarımın bittiği çarşamba günü Ankara'ya gitmek gibi bir plan yapmıştım kendi çapımda ama cuma günü (yani bugün) fizikokimya laboratuvarı olduğu için bu istediğim havada kaldı. 1 Mayıs günü okullar tatil olacağı için fırsattan istifade Ankara'ya gitmeyi düşünüyorum, bir aksilik çıkmazsa.
Haaa bu arada yakın arkadaşlarım üçüne rest çektim, görüşmüyorum artık. Bu sefer canım çok yandı. Artık kime güvenebileceğimi bilmiyorum. Daha kimler sırtımdan vuracak ki... Neyse moralim bu konuda çok bozuk. Anlatmak isteyip istememe konusunda bile kararsızım. O kadar saçma bir nedenki yani okusanız belki de çok önemsiz bir şey olduğunu göreceksiniz ama kendimden daha fazla taviz vermek istemiyorum artık, çünkü bu işin sonu yok. Herkese karşı anlayışlı oldum bu güne dek. Kimse kırılmasın, üzülmesin diye elimden geleni yaptım ama bu arada sürekli doldum, doldum, doldum. E taşma vakti gelmişti. Ben yanımda gerçek arkadaşlar arıyordum, yanımda olan olur artık. Onlar da okula gelmediklerinden henüz kimse bilmiyor, üç arkadaş dışında. Birisi zaten yaşananlara bizzat şahit oldu ama o alttan aldı, ben yapamadım. Diğer arkadaşla da dertleşiyorduk, dayanamıyorum, patlayacağım artık falan diyince ben de söyleyiverdim. Öteki arkadaşım da zaten çok çok yakın arkadaşım ama bir dönem bizimle bir dönem üst sınıfla alıyor dersleri yani her zaman birlikte değiliz. O da baya küfür falan etti benim yüzümden ama kötülemek niyetinde değildim kimseyi. Bu sefer gerçekten haklıydım ve ilk defa karşımdakilerden anlayış bekledim, olmadı. Ben yıllardır nasıl bu kadar sabırlı ve anlayışlı olabilmişim açıkçası anlayamıyorum. Resmen enayinin önde gideniymişim. Saf olduğumu biliyordum, her şeyin de farkındaydım ama yine de değer verdim herkese ama benim verdiğim değerin çeyreğini onlar bana vermemişler. En çok da bu koyuyor. En yakın bildiğim arkadaşım yanıma gelip de tek kelime etmedi. İnsan bir özür diler en azından, bu kadar kolaymış demekki... Aslında o kadar düşündürücü bir durum ki, özür bir şekilde dileyecekler buna adım gibi eminim ama ne zaman, işte bu kafamı kurcalıyor. Bir de ne olursa olsun bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, bunu biliyorum.
Dün okuldan çıkınca diğer bir grup arkadaşla yolda karşılaştık, aklımı çeldiler "Biz Taksim'e gidiyoruz bebişim sen de gel" diye. "Tamam" dedim ben de zaten helak olmuştum okulda yorgunluktan. Gittik Taksim'e, onlar alışveriş falan yapacaklardı. Bilen bilir, ben de nefret ederim alışveriş yapmaktan, nasıl bir teraziysem artık. Neyse yemek yedik önce ama doymadım ben. Zaten vize sonrası dinmek bilmeyen bir açlık oluyor. :) Yemekten sonra gezdik tozduk falan sonra tabi tuvalet ihtiyacı geldi çattı, ayy şimdi Burger'a kim yürüyecek. Zaten Burger da milletin tuvalet ihtiyacı gidermek için akla gelen ilk mekan hahaha. :) Neyse Beyoğlu İş Merkezi'ne gittik, orada tuvalete gitmenizi tavsiye etmem ama biz gittik. Tam çıkıyorduk, yukarıda da 3 arkadaş bizi bekliyor. Benim gözüm orada durmakta olan erkek montlarına takıldı. Anlatamam o kadar harikaydılar ki ve fiyatı da 20TL, görünce gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Arkadaşı durdurdum ve montlara daldım direkt, tam kardeşime göre. Kesinlikle yollamalıyım onu falan derken askıların arasında minicik ufacık mor bir mont. "Anam!!!!Benim rengim!!!" Adama kaş göz yaptım hemen aldı montu, verdim parayı çıktık. Kızcağız şokta... "Nasıl yaptın yaa nasıl aldın, 5 dk bile sürmedi. Ayy ben böyle şey görmedim yaa" falan diyor o arada da kızlar yukarıda beklemekten helak olmuş vaziyetteler tabi. Neyse çıktık, montumu görgüsüzler gibi çantadan çıkarıp Taksim'in orta yerinde ele güne gösterdim. "İşte benim alışverişim de böyle oluyor, demiştim ya size." dedim. Gerçekten de böyledir, hiç alışverişe gitmem, öyle zamanlarda hiçbir şey bulamam çünkü. Bir anda gözüme çarpmalı ve almalıyım. Tabi param da olmalı o sırada. Şanslı günümdeymişim, bir tane t-shirt beğendim. Diğerleri de hiçbir şey almadılar. :)
Sonra işte İnci'den profiterol yedik. Ben pek sevmem çikolatalı şeyler bilirsiniz, o yüzden İnci'ye de ilk defa gittim. Millet deli oluyor oranın profiterolüne. Kızlar ağızlarının suyu aka aka yediler. Mükemmel ötesiydi falan diye. Valla fena değildi yani mükemmel profiterol nasıl olur bilmediğim için "Evet, gerçekten çok güzelmiş." falan dedim. Geçti gitti...
Gidip D&R dan NTV Tarih dergimi de aldım. O sırada arkadaşın biri önde gördüğü yakışıklı çocuğun peşine takılınca onu kurtarmak için seferber olduk. Sonra evli evine köylü köyüne muhabbeti yaparak ayrılıyorduk ki bizim kız "Çocuk da gitti sizin yüzünüzden!" demeye başladı. Neyse diğer kızlardan ayrılınca kaldık üç kişi. bir de baktık otobüs hareket ediyor. Bizimkinin gözü de fıldır fıldır, deli! :) Çocuk otobüse binmiş olabilir diyerek kandırdık kızımızı. :)
Eve gidince de bir şey yapmadım, televizyon izlemek dışında.
Bugün laboratuvar dersinde yaptığım aptallıkları anlatsam bir daha yazılarımı okur musunuz, bloguma girer misiniz pek emin olamadığım için yazımı burada noktalıyorum.
Keyifli haftasonları efenim.
Sevgiler.

Abraxas...
17.04.2009

107 Kimya Öyküsü_Mim 8

Sevgili aysed tarafından bir-iki hafta önce mimlenmiştim. Ancak yazmaya hiç ama hiç vaktim olmadı. En kısa zamanda yazacağımı söylemiştim ama bugüne kısmetmiş. Kendisinden öncelikle özür dilerim, umarım anlayışla karşılar bu durumu.
Mim konusunu çok beğendiğim için "Hemen iki dakikada yazayım da bitsin!" diyemedim, geciktirme sebeplerimden birisi de buydu aslında. Aaa bu arada konumuzu da belirteyim: Kitap tanıtımı...
Konuyla ilgili olarak aslında çok düşündüğümü söyleyebilirim. Nasıl bir kitap tanıtayım, acaba tanıtacağım kitap diğer insanlar tarafından da beğenilir mi ya da konusu ilgilerini çeker mi vs. vs. gibi sorularla boğuşurken aslında benim de seçmeyi hiç tahmin edemeyeceğim bir kitap birinci sıraya yerleşmeyi başardı. Hiç tahmin etmiyordum dedim, çünkü konusu 'Kimya'. Tabi ben kimya delisi bir insanımdır, bunu da her zaman ifade ederim. Fakat kimyayı sevmeyen ve hatta kimyadan nefret eden birçok tanıdığım olduğu halde bu kitabı seçtim. Aslında sırf bu yüzden seçtim diyebilirim. :p
Herneyse yine başladım gevezelik yapmaya. Ne diyordum ben! Hah, kitabımızın adı "107 Kimya Öyküsü". Tübitak yayınlarından çıkmış oldukça tatlı, sevimli, sempatik, şirin mi şirin, badılcan mı badılcan bir kitap. Öpüp koklayacağınız, baş köşenize koyabileceğiniz, sarıp sarmalayacağınız, sevgiyle bağrınıza basabileceğiniz bir kitap kendisi. Ben yaklaşık 6 sene önce tanışmıştım pek sevgili kitabımızla. Aslında kitap ilk olarak "107 Stories About Chemistry" adıyla 1977 yılında basılmış. Yazarları da L. Vlasov ve D. Trifonov. Türkçe çevisini ise Nihal Sarıer yapmış.
Eğer kimyayı sevmiyorsanız şiddetle tavsiye ediyorum bu kitabı. Kimya severlerinse zaten beğeneceklerinden hiç şüphem yok.
Kitapta adından anlaşılacağı üzere 107 hikaye var ve kitabın sayfa sayısı da 230. Kitabı okurken sıkılacağınızı düşünmüyorum ama olaki sıkıldınız veya beğenmediniz, bırakması ya da ara vermesi de kolay olur bu anlamda. İstediğiniz zaman istediğiniz hikayeden okumaya başlayabilirsiniz, tamamen özgürsünüz... Zaten şekillerle de desteklenmiş bir kitap olduğu için okuma süresi oldukça kısa.
Kitapta periyodik cetvelin yapısı, periyodik çizelgede yer alan elementlerin özellikleri ilginç bir tarzla okuyucuya sunulmuş. Hayal gücünüzü de çalıştırabileceğiniz kitapta kısa hikayeler ve ilginç örneklerle akıcılık en üst seviyeye çıkarılmış. Bilmediğiniz ama aslında çok ilginizi çekebileceğine inandığım detaylar da küçük hikayeler arasına serpiştirilmiş. Söylemesi benden okuması sizden. :)
Sevgiler.

Abraxas...
11.04.2009

Büyümek İstemiyorum!

Büyüyoruz herhalde...
Aslında hiç şaşkın değilim biliyor musun?
Yani ne biliyim, alıştırdı bizi, öyle değil mi?
Sonuçta o öldüğü zaman kendimi üzgün hissetmeyeceğim.
Belki de çektiği onca acıdan kurtulmuş olacağı için mutlu bile olacağım...
Sen ne dersin?

- Bilemiyorum, aslında ben tam olarak öyle düşünmüyorum. Bunları düşünmek beni üzüyor, konuşmak istemiyorum bu konuyla ilgili. O öldüğü zaman kendimi mutsuz hissedeceğim.

Ben üzülmüyorum ya, benim üzüntüm o küçük çocuk için. Ben onun için üzülüyorum. Yazık... Değil mi ama, sen de öyle düşünmüyor musun?

-Hmmm ya bilmiyorum...

Sence geri nasıl dönecek? Dönebilecek mi bir gün? Bence dönemez. Zaten ne yüzle dönecekki... Kaç yıl geçti aradan, bir kere bile arayıp sormadı. Herkesi perişan etti. Bugün o kadın komadaysa tek sorumlusu o...Herkes dağ gibi kadındı, diyor... İnsanın içi acıyor. Bence onu kimse affetmez bu saatten sonra...
Nerdesin şuan, görmeye gittin mi? Ben çok merak ediyorum ya bana da babam anlattı, konuştuk biraz da.

-Yok ben de il dışındayım şuan ama haftasonu gitmeyi düşünüyorum. Bence de kimse affetmez onu. Bana da babam söyledi, o da tesadüfen aramış ne zamandır aramıyorum diye düşünerek. O gün gitti yanlarına. Ben eve gittiğini sanıyordum, meğerse hastanede yatıyormuş...

Evet, ben de babamla konuştum. Eniştenin babası ölmüş ya, o sırada. Her şey üst üste geliyor... Çok kötü bir durum. İlk gün babama soramadım durumu nedir diye. Dün konuştuğumuzda sordum işte. Babam da pek konuşamadı, üzülüyor galiba o da." Bir şey yok ya, ölecek yakında." dedi... Görüştürüyorlar mı acaba?

-Yok zaten komada ya, sayıklıyormuş sürekli...

Ha doğru yaa.

-Kemikleri cam gibi olmuş, her an kırılabilirmiş. Yapılabilecek hiçbir şey kalmamış artık. Zaten kemoterapiye de yarın son kez girecekmiş. Kardeşleri falan da hastaneden çıkarmaya çalışıyorlarmış, ölecekse evinde ölsün diye...

Hadi yaa, bari kadını hasta yatağında rahat bıraksınlar ya!

-Zaten hastaneye ambulansla götürülüyormuş...

İyi de bu resmen eziyet olur o zaman. Durumu o kadar ağır olan birini neden eve götümeye çalışıyorlar anlamıyorum. Zaten kemikleri cam gibi olmuş diyorsun, ne gerek var eve götürmeye, saçmalık...Sahi ne kanseriydi?

-Bilmiyorum ki, meme kanseriydi, akciğere sıçradı, beyine... Tüm vücudu sardı işte...

...................................

Belki yakında öleceksin, hiçbirimiz bilmiyoruz bunu. Aramızda ölebilecek en son kişi belki de sendin. Hayat dalga geçiyor bizimle resmen ama ne olursa olsun umarım gittiğin yerde istediğin huzura ulaşırsın.

Sevgiler.

Abraxas...
24.03.2009

Dipnot:
Arkadaşlar bu yazımın üzerinden günler geçti. Maalesef dün yani; 07.04.2009 tarihinde akşam 19.00 gibi hastamızı kaybettik. Yorumlarıyla destek olan herkese teşekkür ederim.
View technorati.com My Internet Diploma Subscribe to me on FriendFeed