Ben Ölecek Adam Değilim / Mim_6

Sevgili papagangibi tarafından çok güzel bir konuyla mimlenmişim. Aslına bakarsanız çoğu blogda gördüğüm ve imrendiğim bir mim olduğunu itiraf etmeliyim. :)
Efendim konumuz "Hayatımıza yön veren şairler ve onların şiirleri'ymiş...
Hayatıma yön verdiğini düşündüğüm bir tane şair söylemem, sevdiğim diğer şairlere haksızlık olur.
Ancak bugün bu yazıda sanırım sadece bir örnek vermem gerekiyor. Yazımın başında bu konuya önceden birçok blogda rastladığımdan bahsetmiştim. Dolayısıyla diğer bloglarda şiirlerine rastlamadığım bir şairden -Cahit Sıtkı Tarancı'dan- örnek vermek istiyorum.


Cahit Sıtkı Tarancı'yı çok beğeniyorum. Bilirsiniz Cahit Sıtkı şiilerinde genellikle karamsardır ve ölüm korkusu gibi konuları işler. Ben de bu tarz şiirlerden çok hoşlanıyorum, dolayısıyla burada paylaşacağım şiir de aslında buna paralel bir şiir olacak.



BEN ÖLECEK ADAM DEĞİLİM

Kapımı çalıp durma ölüm,
Açmam;
Ben ölecek adam değilim.

Alıştım bir kere gökyüzüne;
Bunca yıllık yoldaşımdır bulutlar.
Sıkılırım,
Kuşlar cıvıldamasa dallarında,
Yemişlerine doymadığım ağaçların,
Yağmur mu yağıyor,
Güneş mi var,
Farketmeliyim
Baktığım pencereden.
Deniz görünmeli çıksam balkona.
Tamamlamalı manzarayı
Karlı dağlarla sürülmüş tarlalar.
Ekmekten olamam doğrusu,
Nimet bildiğim;
Sudan geçemem,
Tuzludur teneffüs ettiğim hava.
Ya nasıl dururum olduğum yerde,
Öyle upuzun yatmış,
İki elim yanıma getirilmiş,
Hareketsiz,
Sükûta râmolmuş;
Sanki devrilmiş bir heykel?

Ellerim ne der sonra bana?
Soğumuş kalbime ne cevap veririm?
Utanmaz mıyım ayaklarımdan?

Kalkmalıyım,
Dolaşmalıyım,
Sokaklarda, parklarda.
El sallamalıyım
Giden trenlere,
Kalkan vapurlara.
Bilmeliyim,
Gölgelerin boyundan,
Saatin kaç olduğunu...
Islık çalmalıyım.
Türkü söylemeliyim
Yol boyunca,
Keyfimden ya hüznümden.
Geçmiş günleri hatırlamalıyım,
Dalıp dalıp akarsuya,
Hayaller kurmalıyım,
Güzel geleceğe dair.
Yanımdan geçenler olmalı,
Selâm almalıyım;
Robenson´u düşünmeliyim,
Garipliğini:
Şükretmeliyim
İnsanlar arasında olduğuma.
Nedir ki eninde sonunda ölüm?
Ayrı düşmek değil mi aşinalardan?

Kapımı çalıp durma ölüm,
Açmam;
Ben ölecek adam değilim.

Cahit Sıtkı Tarancı

Daha önce bu şiiri okumamış olanlar da varsa umarım beğenirler.
Bu mimi kime paslayabileceğimi bilemiyorum. Dileyen herkes bu konuda yazabilir.
Sevgiler.

Abraxas...
28.02.2009

Yine Bir Ders Kaydı Eziyeti

Okula yine sinir olmuş vaziyetteyim. Dersler başladı 23'ünde. Ders kayıtları 25'inde yapılacak diye duyuru yapıldı... Herkes kendini hazırladı bu büyük güne...
Birçok üniversitede olduğu gibi olmuyor maalesef bizim ders kayıtlarımız. İnternet sitesi yapılmış ama neden yapılmış yıllardır anlamış değilim. İllahaa okula gideceğiz, öyle ders kaydımızı yaptıracağız...
Bir de dersler ders kaydı yapılmadan önce başlıyor. Bu da ayrı bir saçmalık.
Pazartesi günü anal. chem. lab.2 dersi var ama ders yapılacak mı yapılmayacak mı bilmiyorum. Çünkü sistem çökmüş, hiçkimse ders kaydı yaptıramadı.
Hocaya mail atayım dedim de ne diye mail atarsın ki hocaya... Kaale alıp da cevap verecek bir hoca bile yok anasını satayım. Hoca cevap atarsa lafımı geri alırım tabi.
Neyse yaa millet ders seçimini yaptı. Ama onaylatamadılar işte. Ben ders seçimimi bile yapamadım. İkametgah belgesi götürmemiştim. Neymiş efendim ikametgah belgesi şartmış. Nasıl sinirlendim anlatamam. Önceden de ikametgah belgesi götürüyorduk almıyorlardı. Kırk yılda bir "Nasılsa almıyorlar!" diye düşünerek ikametgah belgesini götürmedim, alacakları tuttu. Zaten hep böyle olur...
Öğrenci işlerindeki kadın dedi, "Yarın saat 14.00-15.00 arası getirin."
Tamam, dedik biz de. O gün gidip ikametgah belgesini aldım. Ertesi gün ders saat 08.30 da başlıyor. Sadece 2 saat ders var sabahın köründe. Organik dersi olduğu için öyle gitmemek falan gibi bir lüksüm de yok. Derse girdim. Sonra da 14.30'a kadar bekledim. Daha sonra arkadaşlarla birlikte öğrenci işlerine gittik. Adam ders kaydımızı yapmadı. Bugün değil 2-3 Mart arası gelin. İçimden bildiğim tüm küfürleri saydıktan sonra konuşmaya başladım:
-Ama dün bize yarın 2 ile 3 arası gelmemizi söylediler.
dedim.
Adam:
-Kim söyledi?
diye sordu.
Ben:
-Ne biliyim işte burdaki bayan öyle söylemişti.
dedim.
Tabi biz ordayken o mal kadın yoktu.
Adam benimle iki saat dalga geçti. Yanlış anlamışsın falan diye. Sonra arkadaşlar da itiraz etti falan. Hepimizin aynı anda yanlış anlama olasılığımız oldukça düşük. Neyse pazartesi günü gideceğiz yine okula ders kaydı için. Dersler de başladı, ders kaydı için sırada mı bekleyelim derslere mi yetişmeye çalışalım şaşırdık kaldık vallaha...
Adama dedik zaten yapamaz mısınız diye. Sonuçta bir dekont bir de ikametgah belgesi alacak. Ayy nasıl uğraştırıyorlar ya, sanki çok zor bir şey. Bana verseler yapardım iki dakikada... Boş boş oturuyorlar ya... Öğrenciyi uğraştırmaktan başka işleri yok herhalde. Hayat felsefeleri halini almış...

Sinirlenip yemeğe gittik. Zaten hava çok soğuktu. Allahım okul hem deniz hem göle karşı olunca rüzgardan fena çarpıldık. Karla karışık yağmur da cabası...
Dün zaten sinirden midir nedir öküz gibi yemek yedim. Yemek listemi yazayım desem Edirne'den Ardahan'a yol olur...
Neyse çok konuştum yine...Hadi herkese iyi tatiller....
Sevgiler...

Abraxas
27.02.2009

Bakıcın mı var derdin var!

Bugün size bana çok ilginç gelen bir olayı anlatacağım. Herkesin dikkatli okumasını ve çevresinde olup biten olayları dikkatlice incelemesi gerektiğini söyleyerek söze başlamak istiyorum.
Hikayemiz hergün haberleri süsleyen bakıcı hikayelerinden yaşanmış bir örnek. Kardeşimin staj yaptığı hastanede bir bayan doktorun yaşamış olduğu üzücü bir olay...

Doktor hanım ve eşi olan beyefendi çalıştıklarından dolayı çocuklarına bir bakıcı bakmaktadır. Birinci bakıcıyı beğenmeyen çift bir süre sonra yeni bir bakıcıyı işe alır ve gönül rahatlığıyla çocuklarını, bakması için bu bakıcıya emanet ederler. Gel gelelim hiçbir sorun yoktur...
Aylar geçer...

Oturdukları apartmanın karşısında bulunan binada ise felçli ve tekerlekli sandalyeye mahkum yaşlı bir teyzemiz oturmaktadır. Tekerlekli sandalyeye mahkum olmasından ötürü gün boyunca pencerede oturur ve geleni geçeni izler. Teyzemizin her günü aynı şekilde geçtiğinden kimin hangi saatte eve geldiğini, kimin kaç çocuğu olduğunu, kime hangi gün misafir geldiği vb. gibi bütün her şey bu teyze tarafından bilinir. Hani mahallenin muhtarı bu kadarını bilemez...
Teyzemiz söz konusu çocuk ve bakıcıyı da her gün görmektedir. Aile eve gelmeden yaklaşık yarım saat önce eve gelirler her gün.
Çocuğun yaşı küçük olduğundan okula da gitmiyordur. Bu durum teyzenin dikkatini geçer.
Bir gün tedavi için doktora giden teyze eve dönüşte çocuğun annesi ile karşılaşır. Kadını durdurarak:
-Merhaba kızım, sana bir şey soracağım.
Kadın:
-Buyrun teyze
Teyze:
-Kızım her gün senin çocuğunu görüyorum. Eve bakıcısıyla sanırım siz gelmeden yarım saat önce geliyorlar.
Kadın:
-Nasıl olur teyzecim, bir yanlışlık olmasın. Her gün mü dediniz?
Teyze:
-Evet, kızım her gün. Siz eve gelmeden yarım saat önce. Benim de dikkatimi çekti.
Kadın:
-Parka falan gidiyorlardır herhalde!
Teyze:
-Yavrum, bence bir araştırın. Sabah siz gidince çıkıyorlar, siz gelmeden yarım saat önce de geliyorlar...
Kadın:
-Allah allah... Tamam teyze, sağolun.
Teyze:
-İyi günler kızım.
Kadın:
-İyi günler teyzecim.

----
Eve gittiğinde her gün olduğu gibi bakıcıyı ve çocuğu evde buluyor kadıncağız.
Akşam eve geldiğinde eşiyle de bu konuyu konuşuyor ve bakıcıyı takip etmeye karar veriyorlar. Bir sabah her zaman olduğu gibi işe gidiyoruz şeklinde evden çıkıyorlar ve beklemeye başlıyorlar. Derken çocuk ve bakıcı da görünüyor. Şaşkınlık içerisinde takibe başlıyorlar... Bir süre sonra kendilerini Taksim'de bulan çift ikinci şoku yaşıyor...


Kadın ve çocuk dilencilik yapmakta!

Tabi artık devreye polis vs. giriyor...
Kadına bakar mısınız yaa başkasının çocuğunu alıp dilencilik yapıyor. Gerizekalıya herhalde maaş yetmedi... Ohhh çifte maaş! Hayır kendi çocuğuyla yapmasına da karşıyım. Utanmadan bir de başkasının çocuğunu almış mal!

Resmen şok oldum yani duyduğumda... İnsanlara artık güvenememek ne kadar da kötü. Hele de günahsız yavruları bu işe alet etmek...
Lütfen çocuklarınıza çok dikkat edin! Hepinizin muhakkak bu şekilde anlatılacak bir bakıcı hikayeniz vardır maalesef. Benim çok var ama bunu anlatmak istedim.
Çocukların bilinçaltında yer eden iğrenç bir olay bence...
Dikkat diyorum! Gerekirse gizli kamerayla falan takip edin...Yavrularınıza zarar verilmesine izin vermeyin!

Sevgiler...

Abraxas
20.02.2009

Teşekkürler...

Sevgili blogcu arkadaşım Mavi Bahçe tarafından ödüllendirilmişim. Ben de günlerdir birçok blogda görüyordum zaten. Hoşuma gitti açıkçası kendisine sevgilerimi sunuyorum beni de layık gördüğü için. :)
Ödüllendirme için gerekli olan kuralları da yerine getirerek 7 adet çok sevdiğim blogcu arkadaşımı tanıtacağım size. :)
Öncelikle bu kuralları belirtmeliyim tabi ki:
-Ödüllendiren blog yazarının linkini vermek
-Bu ödülü 7 adet blogcunun linkini vererek gönderme
ve son olarak seçilen blog yazarını bundan haberdar etmek...
Şimdi ödüllendirme işine geçebiliriz:
1. sırada papagangibi var. Blogunun diğer bloglardan çok daha farklı ve özgün bir içeriğe sahip olduğunu anlamanın hiç de zor olmadığını söylemeliyim.
Sevgili Arzu'ya da buradan sevgilerimi sunarım. :) Zaten birçoğunuz tarafından sevilen bir blogcu arkadaşımız.
Melebek gerçekten mutluluğu çok ama çok fazla hak edenlerden birisi. Gerçekten onu da diğer arkadaşlarım gibi çok seviyorum. :)
Fiktirella'ya da 'Sevgililer Götü' adına bu ödülü sunuyorum. Tepe tepe kullan emi! :)
Kelebenk arkadaşımız da bu ödülden nasibini alanlardan birisi.
Dikkat ettiyseniz seçtiğim bütün blogcu arkadaşlarımın kendilerine has tarzları var.
Siirimsilerle'yi belirtmemiş olsaydım eksik kalırdı bu yazı... Sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
Son olarak pijamalı blog diyor ve yazımı sonlandırıyorum.
Herkese de ayrıca sevgilerimi yolluyorum.

Abraxas...
14.02.2009

Bütünlemeler de Bitti!!!

Sonundaaaaa!!!!
Şuan ne kadar mutlu olduğumu tahmin edemezsiniz... Kaldığım bütün derslerden geçmişim! Oley oley oleyyy!!!
Çok üzülmüştüm, hatta fizikokimyadan kalmayı hiç beklemediğim halde kalmıştım. Bütünlemelerde de tersine kalmayı beklediğim halde geçmişim. Organikten, analitikten ve diferansiyelden de geçtim.
Cemil hocama sevgi ve saygılarımı sunarım! Cemil Hoca'dan şuana kadar beklediği notu alan hiç kimseye rastlamadım ama ben nedense Cemil Hoca'nın bütün sınavlarında beklediğim notu alıyorum. Nerede ya da kimde sorun var çözemedim.
Aslında 3 dersten geçtiğimi öğreneli çok olmuştu ama organiğin üzerimdeki baskısı bir türlü dinmek bilmiyordu. Dolayısıyla ben de yazı yazmak için bütün sınavlarımın açıklanmasını beklemek istedim.
Arkadaşlarıma da bu süre zarfında kafayı yedirdiğim için özür dilerim. Nasıl dayandılar ben de anlamadım.
Analitikten geçmek benim için mucize gibi bir şeydi. Daha önce finalde çıkan soruların resmini koymuştum hatta...Ama bunu mucize yapan sorulardan çok sınavda yaşadığım sorundu. İğrenç bir şey. Sınav saati gemeden önce okula gidip sınava hangi sınıfta gireceğimi öğrenmem gerekiyordu. Öyle de yaptım. Okulun en iğrenç sınıfı çıktı, talihsizliğin bu kadarı yani! Resmen moralim sıfıra düştü. Yerin bilmem kaç kat dibindeki pis, soğuk ve sırası bile olmayan sınıfta sınava girecektim. Daha kötüsü olamazdı herhalde. Sınıfa gittim mal mal. Neyse tozlu sandalyelerden birine çantamı koydum da benden önce çanta pislendi. Sonra hocalar geldi. Listenin en başında da ben varım. Hayır benden bir önceki kişi mis gibi sınıfta giriyor. Arkadaşımdır severim kendisini... Neyse ismimi okudu hoca, ben de el kaldırınca benim yerimi değiştirdi. En öne aldı ve listedeki tüm kişiler bu şekilde sırayla oturtuldu... Sınavda çok rahat olacağım, panik yok şeklinde sürekli kendi kendime konuştum. soruları yaparken tabi soğuktan olsa gerek altıma edicektim yani. sabret sabret nereye kadar. Analitik tarihinde yoktur böylesi. Sınavın bitmesine yarım saat kala çıktım. Napiyim öleyim mi! De get dedim senden daha önemli şeyler de var. Ama nasıl moralim bozuk yazamadığım bir sürü şey vardı... Neyse sağlık olsun! :)
Bu sıradaysa kalp spazmı, kalp krizi geçirme riskleriyle karşı karşıyaydım. Tanrı kimseyi böyle sınamasın valla. İğrenç bir bekleyişti gerçekten.
Organiğe gelince...
Bizim organik dersinde 30 çok iyi bir nottur. Çoğunuza düşük gelebilir ama 20 alıp da göbek atanları gördüğümü de eklemek isterim. Ancak finallerde en az 50 almanız gerekiyor. Bu da işinizi iyice zora sokuyor. Tabi finallerde almış olduğunuz 50 tek başına yeterli değil. Geçebilmeniz için ortalamanızın en az 40 olması gerekiyor. Organik dersi için bu iş cidden çok ama çok zor. Bütünleme sınavında alınan en yüksek not 63. Bir kişi 63, bir kişi 62, bir kişi 61, 4 kişi de 60 almış sınavdan. Ben 60 alanlardanım... İlk notum da 44 olduğu için baya sevindim. Ortalama olarak iyi bir şey geleceği kesin BDSler açıklandığında.
Sınavda başımda dikilen iki tane cırtlak sesli hoca "Sınavın bitmesine 5 dk kaldı!" diye 5 dk boyunca bağırmasalardı daha da yüksek bir not alırdım. Hoca 8 soru sordu ama soruları bir görseniz nevriniz dönerdi. Zaten bizim Cemil Hoca'nın soruları hep aynıdır. Her sene aynı soruları sorar, bazen bu sorulara yeni sorular ekler falan ama genellikle her sınavda sorduğu sorular vardır. Bize finalde sorduğu sorulara baktığımda 2008 yılının bütünlemesini sorduğunu görünce ben de 2008 final sorularının cevaplarını çıkardım. Tam 18 sayfa falan... :) Ondan sonra bunları ezberlemeye başladım. Başka türlü geçemem çünkü, sınavda motor gibi yazmam şart. Herneyse zaten hoca sınavda o soruları sormasa da onları yazacağım diye kendimi şartlandırdım. :)
Sınav günü geldi çattı. Gittim sınıfa tabi baya kalabalıktı. Ondan sonra hoca kağıdı çıkardı, kalbim nasıl atıyor çıplak gözle görülebilir o derece. "Alkenler" dediği anda sınıftan bir "Ohhh beee 2008 final" sesi yükseldi. O anı görmeniz gerekirdi, çok komikti gerçekten. Sonra soruları okumaya başladı tabi biz de yazıyoruz bir yandan. Öyle sınavda soru kağıdı önünüze gelmiyor. Bir saat yirmibeş dakika olan sınav süresinin 15 dakikası soruları yazmakla geçiyor. Neyseki soruları ezberlemiş olduğumdan hoca duraksadığında da ben yazmaya devam ediyordum. :) Bu 2008 yılının finalinde sorduğu sorulara 4-5 şık yine eklemişti. Ben de sınava girmeden önce evde kendi kendimi sınav yapmıştım süre tutarak ama 7. soruya geldiğimde süre bitmişti. Tabi hoca yeni sorular da ekleyince biraz moralim bozuldu ama pek de sallamadım. Zaten Cemil Hocanın 1 sorusu 10 soruya bedeldir. Şıklı, şıklar şıklı, şıkların şıkları şıklı....ve böyle devam eder...
Neyse soru faslı bitince yazmaya başladım hızlı bir şekilde. Bize sınavda verilen kağıtlar A3 büyüklüğünde öküz gibi kağıtlardır. Onlardan herkese 4er sayfa verildi. Ben 3. sayfaya geldiğimde panik içinde "Hocam 1 kağıt alabilir miyim? Hocam, hocam!" diye bağırmaya başladım. Neyse hoca hemen 4sayfalık kağıtlardan bir tane daha verdi de rahatladım. Zaten aldığım diğer dört sayfa da ne ara doldu anlamadım. Bir de baktım sayfanın bitmesine yarım sayfa yani A4 boyutunda düşünürsek 1 sayfa kalmış. Hoca da o sırada yanımdaydı, şansa bak! Hemen 4 sayfa kağıt daha aldım. Ama onun ancak 2 sayfasını doldurabildim. Süre bittiği için. Ama nasıl yazdıysam kendi yazımı hoca okuyabilir mi diye de düşündüm yani. Normalde "inci gibi" deyimi benim yazım için kullanılır. Her neyse 8.soruda hoca 7-8 tane tanım bir de bir şeyin oluşturulmasını sormuştu. O tanımlardan sadece iki tanesini yazmaya sürem yetti.(Gerçi sadece tanım yazarsanız puan alamazsınız, reaksiyonlarını ve örneklerini yazmaknız şart.) En dandiriklerini de yazamadım sinir oldum. Son 5 dk kalem oynatamadım.Hem de organik sınavında! Rezalete bak! Dikkat denen bir şey bırakmadılar ki!
Herneyse ya bitti ve şuan çok rahatım. BİTTİ, kurtuldum. Darısı kurtulamayanların başına. İkinci dönem de umarım geçerim iyi notlarla. O kadar strese girmiştim ki bu dönem. Bilmiyorum ya sürekli aksilikler, sürekli saçma sapan şeyler geldi başıma. Umarım ikinci dönem bu kadar sorunla karşılaşmam. Organik yüzünden strese giren öğrencilerin stresi bile benimkinin yanında solda sıfırda kaldığından tarihe geçtim. Üstelik benim bu dersi ilk alışımdı. Bu dersle ilgili çok büyük konuşmuştum zamanında, bu stresin sebebi de bu olsa gerek....
Sevgiler efem, tebriklerinizi bekliyorum. :)

Abraxas...
12.02.2008

Acı Kayıp_Türkel Minibaş

Sene 2006ydı...
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nin Tiyatro kulübüne gitmiştik koşa koşa... Derslere başlamıştık zevkle...
Ben Mühendislik Fakültesi'nde öğrenciyim, bilen bilir zaten.
"Beni almayacaklar kesin."
"Abi ben niye gidiyorum ki, boşuboşuna?"
"Ne yapacağım ben, ne diyeceğim?"
...
Kafamda birsürü soru işareti...
Sadece hazırlıkta okuduğumu söyledim.
Mühendislik fakültesinden olduğum daha sonraları duyulacak, söylenecekti.
Herneyse efem, çok tatlı arkadaşlarımız, ablalarımız, abilerimiz oldu. Yanlış anlaşılmasın bunlar öyle bir kısım kesim tarafının abla ve abileri değildirler. Sadece yaşça bizden büyüktürler.
Tabi oyunlar oynanıyor, herkes harıl harıl çalışıyor ama bize görev verilmiyor malum yeniyiz...
Buna sinirlenip içerleyen bazı arkadaşlar da bırakıyorlar tamamen. gören duyan yok. Oyuna bir hafta kalmış...
Yolda karşılaşıyoruz.
Işıkçı lazımmış. Hayırdır, diyorum içimden. Kimse kalmamış mı bu görevi yapacak!
Ben yaparım ne olacakki.
Ama öğretmeniz lazım...
İnsan hayatında kaç kere ışıkçı olabilir ki.
Her şey benim elimde, benimle iyi geçinmeleri lazım...
Şaka bir yana bir hafta çalışıp işleri rayına sokuyoruz. Oyunun sahnelendiği gün gösterdiğim performansa hayret ediyorum. Arkadaşlarımdan bahsetmeme gerek yok. Onlar zaten anlatılmaz yaşanır. :)
Günler geçiyor. Ben okul asma işini pek beceremediğimden uzak kalıyorum. Bizimkiler aynı kadroyla kulüpteler. Ben de sadece çalışma saatlerinde gidiyorum tabi. Her şey çok güzel, çok mükemmel görünüyor.
Birgün yine gidiyorum, içerde bir telaş, makyajlar yapılıyor. Cici kıyafetler giyiliyor, temizlik desen almış başını gidiyor... Yemekhanenin bardakları, tuzlukları ve sürahileri getiriliyor daha doğrusu aşırılıyor... Bir Türkel Hoca lafı dönüyor ortalıkta ama konuya yabancı olduğumdan sadece seyretmekle yetiniyorum. Tabi o sırada elime verdikleri temizlik beziyle olaya dahil olmam da ayrı bir mesele.
Ne oluyor ya?
-Türkel hoca gelecek!
-Ay Türkel hoca, canım yaaa
-Çok özledim ya valla
-Abi okula gitmezsen tabi özlersin
-Sus terbiyesiz o olmasa şuan sen burada olamazdın
-He doğru...
Merak ediyorum.
Ama Türkel olarak değil Türker olarak anladığımdan erkek bir hocanın gelmesini bekliyorum.
Bir süre sonra telefon geliyor.
Türkel hoca gelmekte...
Milletteki heyacını görmeniz lazım.
Kim bu Türker Hoca yaaaa! diyorum içten içe...
Sonra içeri giriyor Türkel Hoca.
Nasıl temizlik yaptıysak artık odayı görünce şaşkınlığını gizleyemiyor...
Hey gidi günler heyy...Neydik ne olduk, diyor...
Çok mutlu, gözleri gülüyor.
Odada tanınmamış mal mal bakan tek kişi benim.
Türker Hoca bu muymuş ama bu hoca bayan diyorum yanımdakine fısıltıyla. Gülerek kısaca tanıtıyor kendisini. O sırada arkasını dönüp çağırıyor beni yanına.
Ben de o sırada kahve falan koyuyordum galiba.
Neyse işte oturuyorum. Senin adın ne falan diye soruyor. Diyorum böyle böyle...
Türkel Minibaş:Hiç görmedim okulda seni hazırlık mı okuyorsun?
Ben:Evet, hazırlık okuyorum. Mühendislik fakültesindeyim zaten...
TM:Ohhh sonunda mühendislikten de öğrenci transfer ettik. Hayırlı uğurlu olsun.
Ama zor olmuyor mu nasıl geliyorsun mühendislik fakültesi nerdeeeee, burası nerde?
Ben: Yok hocam şimdi zaten hazırlıkta okuduğum için beyazıt kampüsündeyim ama seneye bilemem tabi....
...
Aslında o gün burada anlattığımdan çok ama çok fazla şey daha konuştuk. Siyaset, sanat... Gerçekten kendini çok iyi ifade eden birisi. Öğrenciyle iletişimi çok iyi ve yakın bir arkadaşınız gibi.Beni hiç tanımadığı halde kırk yıllık arkadaşıymışım gibi saatlerce sohbet etmişti. :)
Büyüklerin genellikle nasihat vermesine alışkınızdır. Türkel Hoca dinlerdi, yorum yapardı. Nasihat verdiğini hiç görmedim, duymadım. Belki de bana denk gelmedi.
Öğrencileri tarafından çok sevilen bir hocaydı, halâ da öyle. Sanata çok düşkündü. Doçent olduğu yıllarda okulun ilk tiyatro kulübü kurulduğu zaman çekilen sıkıntıları anlatmıştı. 80 yıllardan bahsediyorum. Birçok insanın tiyatro kulübünün açılmasına karşı çıktığını ve hatta bunların arasında öğretim üyelerinin de olduğundan bahsetmişti. Bu durumun kendisini ne kadar üzdüğünü esprili bir dille anlatmıştı.
Tabi bütün bunların yanında o çok iyi bir ekonomistti. Aynı zamanda Cumhuriyet Gazetesi'nde köşe yazarlığı yapmaktaydı ve birçok sivil toplum kuruluşunda da görev almaktaydı.
İnsana, hayvana, sanata değer veren, Atatürkçü, ülkesini ve devletini seven birini daha kaybettik.
Başımız sağolsun.
Sevgiler...

Abraxas...
09.02.2009

Ah Barış Abi Aşk Olsun.../Mim_5

Barış Manço...
BenCeRan'ın mimine gecikmiş bir cevap...
Herhalde her Türk'ün severek dinlediği, izlediği nadir sanatçılardan birisiydi Barış ve aslında halâ da öyle...
Çok düşündüm, çok söylendim kendi kendime; ne yazsam ne söylesem diye... O kadar zor ki, onun hakkında bir şeyler yazmak. Çünkü o kadar çok şey var ki, onunla ilgili söylenecek, anlatılacak...
Aslına bakarsanız, günlerdir düşünüyorum, yazmaya çalışıyorum ama olmuyor... Onu ufacık bir yazıya sığdırmak çok zor hatta imkansız...
O bir düşünür, bir müzisyen, oyuncu, besteci, söz yazarı, program yapımcısı...
Fransız spikere vermiş olduğu müthiş yanıtla başlayalım isterseniz:
"Baris Manço Fransa'da bir televizyon kanalinin canli yayinina konuktur... Küstah bir spiker vardir ve Baris Manço ile dalga geçmektedir... Sürekli, "Iste Türk, yani barbar, vahsi vs..." demektedir... Baris Manço daha fazla dayanamaz ve spikere "yaninizda kâgit para var mi?" diye sorar! Bu soruya spiker sasirir ve "evet var ama n'olacak" der... Baris Manço israr edince spiker cebindeki kâgit paralari çikartir... Bu olaydan az önce Baris Manço canli yayinda "Anahtar" adli sarkisini söylemistir... Bu sarkinin bir bölümü söyledir: "Bes Akif- bir Saat Kulesi, iki Kule-bir Fatih, bes Fatih-bir Mevlana, Iki Mevlana-bir Sinan" (Baris Manço / Anahtar sarkisi / Darisi Basiniza Albümü / 1992) Bu sarki bir matematik sorusudur ve sarkida adi geçen kisiler o dönemdeki Türk parasi olan banknotlarin arkasinda fotografi olan kisilerdir...

Baris Manço spikere sorar: "Bu paranizda fotografi olan kisi kim?" Spiker: "General......." Baris Manço diger paralardaki fotograflari olan kisileri de sorar. Spikerin verdigi cevaplar hep aynidir: "General.......", "Amiral...........", "Komutan............."

Spikerin bu "falanca General, falanca Amiral, falanca Komutan" cevabindan sonra bu sefer de Baris Manço cebinden Türk paralarini çikarir... Spikere der ki: "Bu parada fotografi olan kisi Mehmet Akif Ersoy'dur. Sairdir... Bu fotograftaki kisi Mevlana'dir. Düsünürdür... Bu paradaki fotografi olan kisi Fatih Sultan Mehmet'dir. Adaletin sembolüdür... Bu paradaki kisi ise Atatürk'tür. "Yurtta baris, dünyada baris" diyen kisidir... Bizim paralarimiz bunlar... Biz Türkler ince ruhlu, kibar, medeni insanlar oldugumuz için paralarimizin arkasina "sairlerimizin", "düsünürlerimizin","bilim adamalarimizin" fotograflarini bastik... Siz Fransizlar kendiniz barbar, vahsi oldugunuz için paralarinizin arkasina hep savas adamlarinin fotograflarini basmissiniz!" der... Baris Manço'nun bu müthis cevabindan sonra televizyon yöneticileri canli yayini keserler ve spikeri oradan kovarlar, baska bir spiker yerine gelir ve canli yayin yeniden baslar, yeni spiker Baris Manço'dan ve Türklerden özür diler, programa böylece devam edilir..."

Çocuktum ve onunla büyüdüm, onunla büyüdük hep birlikte...
Öğlen uykusuna yatırırdı annem...Mahalleden geçen satıcının "Domates, biber, patlıcan!" naralarını bana sevdiren adamdı Barış Manço...
Adam Olacak Çocuk... Bahsetmeme gerek var mı bilemiyorum ama mükemmel bir programdı ve halâ ilk gün olduğu gibi zihinlerdeki yerini korumaktadır. Çocukluğumuzun en güzel eğlencelerinden biriydi.
Diğeri de Ekvator'dan Kutuplara isimli programdı. Dünyayı onunla birilikte tanıdık diyebilirim. :)
Barış Manço ile 7'den 77'ye, Dönence, Dere Tepe Türkiye ve dahası...
Eşekler ve ayılar da dahil olmak üzere hayvan sevgisini aşıladı minicik yüreklerimize... Bugün bile severek dinleriz
"Arkadaşım eş, arkadaşım şek, arkadaşım eşşek"
ve
"A de bakıyım: A!,
Bir de Y de: Y!
Şimdi bir de I: I!
Oku bakayım Ayı!
Oku bakayım Ayı!..."larını...
Baba Bizi Eversene adlı filmi benim çok eğlenceli bulduğum ve hiç sıkılmadan izlediğim filmlerden birisidir ve bence Mahir karakterini de çok güzel canlandırmıştır Barış Manço.
Pop, Anadolu Rock, Türküler... Belirli bir tarzı var mıydı diye sorarsanız "Yoktu!" derim ben. Bilemiyorum belki de vardı... O kadar kendine has, o kadar özgündü ki...
200'den fazla şarkıya hayat vermişti... Can Bedenden Çıkmayınca, Dağlar Dağlar, Kol Düğmeleri, Gülpembe, Anlıyorsun Değil mi, Unutamadım, Kara Sevda, Beyhude Geçti Yıllar... "Ölüm Allah'ın Emri''ydi ama "Müsadenizle Çocuklar" diyemedi...
İnanamamıştım, öldüğünü duyduğumda...
Bir gece telefonda konuştuğu sırada kalp krizi geçirmiş ve kurtarılamamıştı... Ancak tabiki onu hiçbir zaman unutmadık, unutmayacağız...
Ben bu yazının sonunda çok sevgili Cem Karaca'yı da rahmetle anıyorum. Barış Manço için düşündüklerim Cem Karaca için de geçerlidir.
Bu mimi o ya da bu kişiye değil herkese açık bir şekilde bırakıyorum. Eminim herkesin söylemek istediği bir şeyler vardır.


Sevgiler.

Abraxas...
06.02.2009
View technorati.com My Internet Diploma Subscribe to me on FriendFeed